Eti Gümüş ve bitmeyen skandalları!

Hekimler, sınır değerlerin üzerinde ağır metal kirliliğine rastlanan ve tedavilerine Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi’nde devam edilen Eti Gümüş AŞ’deki işçilerin 6 ayda bir yapılması gereken tetkiklerinin zamanında yapılmadığına dikkat çekti.



ETİ GÜMÜŞ'DE SKANDALLAR BİTMİYOR




Eti Gümüş'te birçok işçinin laboratuvar sonuçları, normalin çok üzerinde siyanür barındırdıklarını gösteriyor. Skandal bu kadarla da bitmiyor, işçilerin periyodik tedavilerinin yapılmadığı, zehirlenen işçilerin kendi imkanları ile tedavi yapmaya gönderildiği, olması gereken işyeri hekiminin ise olmadığı ortaya çıktı.


Hekimler, sınır değerlerin üzerinde ağır metal kirliliğine rastlanan ve tedavilerine Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi’nde devam edilen Eti Gümüş AŞ’deki işçilerin 6 ayda bir yapılması gereken tetkiklerinin zamanında yapılmadığına dikkat çekti. Metalurji Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Hüseyin Savaş ise işçilerin idrarlarında normal düzey kabul edilen 25 mikrogram/litrenin yaklaşık 5 katı üzerinde arsenik çıktığını belirtti. Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Ankara Tabip Odası’ndan (ATO) hekimler hastanede tedavileri devam eden işçilerle görüştü.


Cumhuriyet Gazetesi'nin haberine göre, ATO Başkanı Bayazıt İlhan, işletmenin ağır metal kirliliğine rastlanan işçileri laboratuvar sonuçlarını vererek gönderdiği, kendi imkânları ile sağlık kurumlarına başvurmalarını istediği, çalışanlardan 92’sinde verilerin yüksek çıktığına dikkat çekti. İlhan, “İşyeri hekimi de sevk etmemiş. İşverenin bir çalışanı tarafından sevk edilmişler” diye konuştu. Ciddi bir işçi ve çevre sağlığı sorunu ile karşı karşıya olunduğunu vurgulayan İlhan, 6 ayda bir test yapılması gerekirken bir işçinin iki yılda bir kere test yapıldığını, 7 yıldır kurumda çalışan güvenlik görevlisinin de kendisine hiç test yapılmadığını ifade etti.


Aşçıda bile arsenik var


TTB, ATO, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası ile Metalurji Mühendisleri Odası temsilcileri dün ortak açıklama da yaptı. ATO Genel Sekreteri Selçuk Atalay, üretimden uzak olan yerde çalışan işçide bile işletmenin içindeki işçi ile aynı sonuçlar çıktığına dikkat çekerek “Yapılan tetkiklerde arsenik aşçıda bile var. Dolayısıyla arseniğin toz, toprağın içinde olduğu anlaşılıyor. Bunun Kütahya genelinde olma ihtimali de vardır” dedi. Atalay, “çok tehlikeli işyeri” sınıfında yer almasına karşın uzun süredir haftada bazı günler işyeri hekimi çalıştırdığına da dikkat çekti.


Kayıtlı işyeri hekimi yok


Meslek hastalıkları hastanesi tarafından işletmeden istenen yıllık periyodik sağlık muayene raporlarının da alınamadığına işaret eden Atalay, “Bugün itibarı ile işletmenin kayıtlı işyeri hekimi de tespit edilememiştir” dedi. Atalay, köylülerin de ağır metal kirliliğine maruz kaldıklarını kaydetti. Bölgedeki çocukların özel olarak ele alınması, hızlıca taramadan geçirilmesi gerektiğini belirten Atalay, tehdidin tüm Kütahya halkı için geçerli olabileceğini kaydetti.


Toplu insan ölümleri olmadan konuya el atılmasını, tesisin hemen kapatılmasını ve sağlık taraması başlatılmasını isteyen Metalurji Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Hüseyin Savaş , işletmedeki 800 işçiye hâlâ test yapılmadığını söyledi.


Sağlık Bakanlığı siyanür zehirlenmesini kabul etti


Sağlık Bakanlığı, Kütahya Tavşanlı Eti Gümüş tesislerinde 7 Mayıs 2011’de meydana gelen çamur padoklarındaki çökmenin ardından, yapılan analizlerde bazı işçilerde başta kurşun olmak üzere ağır metallerde normal değerlerin üzerinde sonuçların tespit edildiğini bildirdi.


Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, “Bilimsel kurulun önerileri doğrultusunda içme ve kullanma suları günlük olarak incelenmiş, işçilerden ve aynı yerleşkede oturan vatandaşlarımızdan kan ve idrar örnekleri alınmıştır. Yapılan analizlerde siyanürle ilgili zehirlenme saptanmamıştır. Ancak bazı işçilerde, başta kurşun olmak üzere ağır metallerde normal değerlerin üzerinde sonuçlar tespit edilmiştir. Bu işçilerle ilgili meslek hastalıkları hastanemiz gerekli önlemleri almış, tedavi ihtiyacı olanların tedavi planlamasını yapmıştır.’’





*
Devamını Oku ►

“AKP’ye Karşı Halk Hareketi Askerimizin Yanındayız!”


AKP’YE, EMPERYALİZME VE BOP’A KARŞI

HALK HAREKETİ ASKERİMİZİN YANINDAYIZ!



TSK ÜST KADEMESİ’NİN İSTİFASI İYİ Mİ OLDU, KÖTÜ MÜ OLDU, YETERLİ, YETERSİZ Mİ TARTIŞILADURSUN; ÜZERİNE ÖLÜ TOPRAĞI SERPİLDİ YORUMLARI YAPILAN MİLLETİMİZİ ADETA AYAĞA KALDIRDI...


İNTERNET ÜZERİNDEN ÖRGÜTLENEN BİR GRUP; SAĞ/SOL, MEZHEP VE ETNİK KÖKEN AYIRDETMEKSİZİN TEKMİL MİLLETİ AYAĞA KALDIRMAYI AMAÇLIYOR…


17 TEMMUZ’DAKİ GİBİ SOSYAL MEDYADA YAPILAN BİR ÇAĞRIYLA KENDİLİĞİNDEN MİLLETİN BAĞRINDAN YÜKSELEN BİR SES ABD EMPERYALİZMİNİN TERTİPLERİNİN, PLANLARININ ÜZERİNDE BALYOZ GİBİ PATLAYACAK GİBİ GÖZÜKÜYOR…


ÜYE SAYISI ÇIĞ GİBİ BÜYÜYEN ETKİNLİĞİN ADI:


“AKP’YE KARŞI HALK HAREKETİ

ASKERİMİZİN YANINDAYIZ !”


SAYFASININ ADRESİ ŞU:

http://www.facebook.com/event.php?eid=248394261844944




*
Devamını Oku ►

Hülle Yoluyla Formül!

Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının emekliliklerini istemeleri sonrası Jandarma Komutanı Org. Özel’in TSK’nın başına getirilmesi için uygulanan yöntem, siyasi ve hukuki tartışma başlattı.




YAŞ’A ÖZEL HÜLLE!





Org. Necdet Özel’e Genelkurmay Başkanlığı’nın yolunu açmak için uygulanan formül, ciddi sıkıntı yarattı.

Kara Kuvvetlerinde devir teslim...

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Özel, atandığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini emekliye ayrılan Orgeneral Erdal Ceylanoğlu’ndan devraldı.

Ne terfi, ne teamül...

Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının emekliliklerini istemeleri sonrası Jandarma Komutanı Org. Özel’in TSK’nın başına getirilmesi için uygulanan yöntem, siyasi ve hukuki tartışma başlattı.

Devir yok, görev yok

Kuvvet komutanlığı ve görev devir teslimi yapmayan Özel için ’vekalet’ makamı üretilmesi, YAŞ’a katılıp katılamayacağı, olası unvanı ve tüm teamüllerin çiğnenmesi, tartışılan başlıca konuları oluşturuyor.

AKP, bu işin ustası!

YasanIn etrafını dolaşarak hedefe ulaşan AKP, geçen yıl da 3’lü kararnameyle Denizcilik Müsteşarlığı Yardımcılığı’na getirdiği Alparslan Altan’ı 1 ay sonra Anayasa Mahkemesi üyesi yapmıştı.

Gelişmeler hülleyi hatırlattı

Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının emekliliklerini istemeleri sonrası Jandarma Genel Komutanı Org. Necdet Özel’in TSK’nın başına getirilmesi için uygulanan yöntem daha önce yaşanan hülleleri hatırlattı. Orgeneral Koşaner ve 3 Kuvvet Komutanı’nın YAŞ’a 2 gün kala şok emeklilik restini gören hükümet, krizi hülle yoluyla çözdü. Cumuhrbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan, Orgeral Özel’i, jet kararnameyle önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atadı ve sonrda Genelkurmay Başkanvekili yaptı. Şimdi de Özel, YAŞ’ta Genelkurmay Başkanı yapılacak.

Altan da aynı yolla gelmişti

Buna benzer bir örnek geçen yıl yaşanmıştı. Üçlü kararname ile Denizcilik Müsteşarlığı Müsteşar Yardımcılığı’na atanan Alparslan Altan, 1 ay sonra Anayasa Mahkemesi üyesi yapılmıştı. Abdullah Gül, 31 Mart 2010’da AKP’nin TBMM Başkanlığı’na sunduğu anayasa değişiklik paketinde yedek üyelerin asil üye olmasını öngördüğü Anayasa Mahkemesi’nin yedek üyeliğine dikkat çekici atamalar yapmıştı. Gül, altında imzası bulunan üçlü kararname ile Denizcilik Müsteşarlığı Müsteşar Yardımcılığı görevine atadığı Alparslan Altan’ı yaklaşık 1 ay sonra Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine getirdi. Daha sonra asil üye olan Altan, 2033 yılına kadar Anayasa Mahkemesi üyeliği yapabilecek.





Yeniçağ



*
Devamını Oku ►

Gelin “ses bayrağımız”la oynamayalım, oynatmayalım…



ULUSAL KİRLENME,

.

DİL KİRLENMESİ İLE BAŞLAR…




Ali ERALP


Dil bir iletişim aracı olduğu gibi söz sanatlarının da temel yapı taşıdır. O insanlık tarihi ile birlikte ortaya çıkmıştır ve insan toplulukları var olduğu sürece de yaşamasını sürdürecektir. Bu nedenle dilin ulusların yücelmesinde ve ulusal bilincin canlı kalmasında çok önemli bir yeri vardır. Bu konuda Atatürk şöyle der:


“Ulusal duygu ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir, yeter ki dil bilinçle işlensin.”


Ne var ki özellikle 12 Eylül darbesinin ardından Atatürk’ün bu önemli ve yol gösterici görüşleri göz ardı edildi. “Ulusal bir dil oluşturma programı” rafa kaldırıldı.


Mustafa Kemal’in “Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak” amacıyla kurduğu, üzerine titrediği, yaşayabilmesi için İş Bankası senetlerini bağışladığı TDK, sahte Atatürkçüler tarafından işlevsiz duruma getirildi.


ABD’nin “bizim oğlanlar” (our boys) dediği karşıdevrimci generaller, kültür emperyalizminin değirmenine daha iyi su taşıyabilmek için, “ilk icraat!” olarak TDK ve Türk Tarih Kurumunu ortadan kaldırdılar. Atatürk’ün nice iç ve dış engellerin üstesinden gelerek, Türk ulusuna kazandırdığı özgüven duygusu ve ulusal gururu iğdiş etmeye dilden, tarihten başladılar. İşte emperyalistlerin istediği de tam bu idi…


Çünkü sömürgeciler çok iyi biliyorlardı ki, ulusal kirlenme, dil kirlenmesi ile başlar. Yabancı diller karşısında bağımsızlığını koruyamayan bir dil; onurunu, ulusal kimliğini de koruyamaz. Dil, Fazıl Hüsnü Dağlarca Ustanın deyişi ile bir “Ulusun ses bayrağı”, ulusal bilinci demektir. Ulusal bilinci kirlenen, yozlaşan ülkeler ise sömürge olmaya en yatkın ülkelerdir.


İşte bu nedenle emperyalist devletler, bir ülkeyi teslim alabilmek için işe önce dilden başlıyorlar. Ürettikleri sanayi ve tarım ürünleri ile birlikte kendi kültürel değerlerini de gösterişli reklamlarla tanıtmaya, yaygınlaştırmaya ve ihraç etmeye çalışıyorlar.


Sömürge yapmak istedikleri ülkenin dilini, dinini, kültürünü ikinci plana atarak kendi programlarını dayatıyorlar. Amaç, ulusal kimliği yok edip, halkların bilincini köreltmek, bu yolla, emperyalizmin gerçek, çirkin yüzünü onlardan gizlemek, daha sevimli gözükmek…


Bunun için ne gerekiyorsa onu yapıyorlar. Örneğin (Türkiye’de olduğu gibi) bir ulusun eğitim dilini kendi dillerine çeviriyorlar.


Uzun yıllar İngilizlerin yönetiminde kalan Hindistan’da İngilizce; Fransız sömürgesi Cezayir’de de Fransızca eğitim dili olarak kullanılmış, ulusal dil bir kenara itilmişti. Elbette böyle bir yöntemle dilin gelişimi engellenince, düşüncenin gelişimi de engelleniyor; sonuçta geçmişine, tarihine, ülkesinin sorunlarına yabancı bir toplum yaratılmış oluyordu.


Türkiye’de ise Özellikle 1980’lerden sonra uygulanan neoliberal politikalar, ulusal paraların yerini yabancı paraların alması, kitle iletişim araçlarının sınır tanımazlığı sonucunda, Batı kültürüne ve tüketim mallarına ilgi artmış, “Amerikan yaşam biçimi” baş tacı edilmişti..


Üzerlerinde FBI, CIA yazılı, Amerikan bayraklı giysilerle dolaşan gençlere her yerde rastlamak artık olağan bir görüntü. Bu yoz yaşam biçimi, yozlaşan, kirlenen dili de terkisinde getirdi. Amerikanca, Osmanlıcanın yerini aldı.


“Tarzan İngilizcesi”, argo konuşmak gençler arasında dayanılmaz bir çekicilik kazandı. İşte bu “moda konuşma” biçimlerinden birkaçı:


-”Ayıpsın (ayıp ediyorsun), takıl bana (benimle gel), baybay, babaaay, baay (hoşça kal), d’ont panik (telaş etme), hayret bişey, acaip güzel, korkunç güzel (çok güzel), bu gün fulüm (bu gün hiç vaktim yok), fifti fifti paylaşırız (yarı yarıya paylaşırız), cepleşiriz (telefon ederiz) cool adam (soğukkanlı, ağırbaşlı adam), bi dirink aliim (bir şey içeyim), çok kafa çocuk (çok iyi anlaşabileceğim biri), vaav, vooov, yihuuu (yaşasın)…


Aralarında böyle yoz bir dille iletişim kurmaya çalışan bu gençlik kesimi, elbette Türkiye’nin sorunlarına da uzak kalacaktı. Ne politika, ne sanat ne de yazın onun ilgi alanına girecekti. İşsizlik artıyormuş, Türkiye borç batağına batıyormuş, milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşıyormuş, laik Türkiye Cumhuriyeti İslam cumhuriyetine dönüştürülüyormuş, ülke parçalanıyormuş… “Ne gam!..” onun için “no problem, no panik….”


Gençlerimizin dili böyle de esnafımızın dili sanki onlardan çok mu farklı? İş yeri tabelalarını görünce, bir an, nerede olduğumuzu unutup, kendimizi Amerika’da ya da Avrupa’da sanıyoruz. “Yoksa bizi AB’ye aldılar da haberimiz mi yok!” diye kuşkuya düşüyoruz.


İşte bir caddenin küçük bir bölümünde rastladığımız işyeri adları:


“Red Apple, Herry, Trend, Cripino, LC Waikiki, Seven Hill, Porselen Vision, Elegant Home, Computur Center, Fıstık Center, Microsoft Certified technical Education, Dürüm Land, Nohut Food Center…”


Patates, nohut dürümü satan “DÜRÜMCÜ’lerimizin adı bile bir sabah kalkıp bakmışız ki, “NOHUT FOOD CENTER” ve ” DÜRÜM LAND”e dönüşüvermiş…


Gelin, güzel Türkçemizi bu denli aşağılamayalım… Ona kıymayalım. Çünkü dilimiz; ulusal kimliğimiz, bağımsızlığımız demektir. Ekmek kavgamız için bile olsa, bağımsızlığımızın ticaretini yapmayalım…


Gelin “ses bayrağımız”la oynamayalım, oynatmayalım…



Devamını Oku ►

Ekmekte halk sağlığı ile oynanıyor! 'Canlı böcekler sofranızda'

CHP Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın, Ambarlı Gümrük Müdürlüğü'nde gümrük talimatlara aykırı bir işlemler yapıldığını ve halk sağlığına aykırı ithal ürünlerin yurda girdiğini belirterek, "Binlerce ton zarar görmüş ve canlı böcek içeren ekmeklik buğday işleme süreçlerinden sonra tüketici sofrasına ulaşmıştır" dedi.


"Binlerce ton zarar görmüş ve canlı böcek içeren ekmeklik buğday işleme süreçlerinden sonra tüketici sofrasına ulaşmıştır"


"Canlı böcekler tüketici sofrasında"




CHP Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın, TBMM'de, "Halk sağlığına aykırı gıda maddelerinin ithalatında gümrüklerde yapılan usulsüzlükler ve bunun Ramazan ayı öncesinde tüketici sofrasına olan etkileri" konulu bir basın toplantısı düzenledi.


Halk sağlığı ile oynanıyor, birtakım firmalara haksız kazanç sağlanıyor

Ambarlı Gümrük Müdürlüğü'nün Türkiye'de tarım ve gıda ithalatının çok yoğun olarak yapıldığı bir gümrük müdürlüğü olduğunu ifade eden Günaydın, "Bize ulaşan belgelerden, Ambarlı Gümrük Müdürlüğü'nde gümrük talimatlara aykırı bir yığın işlem yapılmakta ve halk sağlığına aykırı ithal ürünler yurt içi edilmekte ve böylece halk sağlığı ile oynanmakta ve birtakım firmalara haksız kazanç sağlanmakta. Bununla ilgili iki örnek olayı var. Hep aynı firmadan söz edeceğiz" dedi.

İki kez uygunsuzluk görüşü verilen firmanın ürünleri yurda girdi

Bir firmanın Çin'den 110 ton buğday gluteni ithalatı kapsamında Ambarlı Gümrük Müdürlüğü'ne getirdiği malının, gerekli kontrollerinin yapılması için İstanbul İl Tarım Müdürlüğü'ne Kasım 2009'da başvurduğunu belirten Günaydın, şöyle dedi:

"İstanbul Tarım İl Müdürlüğü, 1 Nisan 2010 tarihinde Ambarlı Gümrük Müdürlüğü ve ilgili firmaya gönderdiği 1 Nisan 2010 tarihli yazıda, daha evvel 2 kez uygunsuzluk görüşü bildirdiği parti için bu kez 'Bakanlığımız Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğünün talimatları gereğince işlem yeniden değerlendirilmiş olup, yapılan muayene ve analizler sonucunda yurda girişi uygun görülmüştür' denilmiştir" dedi.


Canlı böcek ve zarar görmüş tane içeren mal tüketici sofrasına ulaştı


Basın toplantısında ikinci bir örnek daha veren Günaydın, "Bir firma Ukrayna'da bulunan RESTEX ALLIANCE firmasından ithal ettiği ve M/V Mert Kalkavan ve M/V ARSEL STAR adlı iki ayrı gemi ile taşıdığı ekmeklik buğdayı Türkiye'ye getirir" dedi.

Gemilerden alınan numunelerden analiz yapıldığını belirten Günaydın, "İstanbul İl Kontrol Laboratuarı Müdürlüğü'nce yapılan ve 16 Mart 2011 tarihli muayene ve analiz raporuna göre kayıt edilen analiz sonuçlarında, firma güvenliğine bırakılıp ertesi gün geri alınan numune ithalat kriterlerine uygun bulunur. Diğer numunade ise çok sayıda canlı böcek ve yüzde 1,16 oranında zara görmüş tane tespit edilir" dedi.

Ekmeklik buğdayın Nisan 2011 ayı içinde beyannamesi tescil edilerek yurda sokulduğunu vurgulayan Günaydın, "Aslında binlerce ton zarar görmüş ve canlı böcek içeren ekmeklik buğday işleme süreçlerinden sonra tüketici sofrasına ulaşmıştır. Canlı böcek ve zarar görmüş tane içeren mal işleme süreçlerine dahil edilmiş ve tüketici sofrasına ulaşmıştır. Muhtemelen de Ramazan ayında bu maldan üretilen işlenmiş gıdalar soframızda olacaktır" dedi.

Vergi kaybına işaret etti

Konunun vergi kaybı boyutu olduğunu da belirten Günaydın, "Buğday gümrük vergisi oranı 25 Şubat 2011 tarihi itibarıyla yüzde 0'a düşürülmüş, 1 Mayıs 2011 tarihinde ise tekrar yüzde 130'a çıkarılmıştır. Bu durum ilgili firmanın iş ve işlemlerini neden bu tarihler arasında sıkıştırmak konusunda olağanüstü gayret içinde bulunduğunu da ortaya koymaktadır" dedi.

Bu işlemlerin tamamının altında İstanbul Tarım İl Müdürü'nün imzasının bulunduğuna dikkat çeken Günaydın, "Bugün nerede ve hangi görevde bulunduğunu ve bu işlemler sonucunda Türkiye'nin ve Hazine'nin vergi kaybının nasıl telafi edileceği sorusuna da bir araştırma önergesi ya da soru önergesi ile sunacağım" dedi.

Firmanın siyasi iktidara yakınlığı var

"Bu firmanın siyasi iktidara yakınlığı ile ilgili bir duyumunuz var mı" sorusuna Günaydın, "Evet, var" dedi.

Basın mensuplarının, "Firmanın ismi nedir" sorusuna da Günaydın, "Erişler Gıda Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi" dedi.

"Maddi bir boyutu var mı" sorusuna da Günaydın, "2 milyon doların üzerinde bir mal bedelinden söz ediyoruz" ifadesini kullandı.

Günaydın, buğday gluteninin kullanıldığı yerler konusunda ise, "Bebek mamasından tutun da hazır gıdalara kadar birçok ürünün içerisinde kullanılan bir madde. Ben ekmek almam ya da evimde ekmek yaparım diyerek bu süreçlerden kaçınabilmek mümkün değildir. Zaten 800'ün üzerinde GDO'lu çeşit tüketicinin sofralarına ulaşmaktadır. Biyogüvenlik Kurulu 33 GDO'lu çeşide izin verdi bunlar yalnızca yem sanayinde kullanılabilecek çeşitlerdir ama örneklerde göstermektedir ki gıda sanayinde kullanılmak üzere de bu ürünler yasa dışı yollarda Türkiye'ye girmektedir" dedi.

Bir soru üzerine Günaydın, "Sayın Ahmet Kavak, İstanbul Tarım İl Müdürlüğünü uzun süre yaptıktan sonra bakanlıkta genel müdür yardımcılığı düzeyine yükseltilen bir bürokrat" dedi.




ANKA



*
Devamını Oku ►

'Masa-Sandalye Bahane, Yağma Talan Şahane!'

Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği (BEYDER) öncülüğünde toplanan Beyoğlu esnafı, Asmalımescit'e kafe ve restorantlara ait sokakta bulunan masa ve sandalyelerin kaldırılmasını protesto etti.



'Bu karar Beyoğlu'nu bitirir'




Taksim Meydanı’nda toplanan dükkan sahipleri ve çalışanlar, masalar, tabureler, müzik aletleri ile yasağı protesto etti. “Beyoğlu alışveriş değil, eğlence merkezi”, “Amaç işsizlikse hepimiz işsiziz”, “Güzelliği sokak atmosferiydi, Bu karar Beyoğlu’nu bitirir” dövizleri taşıyan grup, “Beyoğlu uyuma sokağına sahip çık”, “Belediye şaşırma sabrımızı taşırma” sloganları atarak, Tünel’deki Beyoğlu Belediyesi binasına yürüdü.


İstiklal Caddesi boyunca yurttaşların ve dükkan sahiplerinin de alkış ve ıslıklarla destek olduğu grup adına açıklamayı BEYDER Başkanı Tarkan Konar yaptı. Konar, “Sigara yasağından sonra kapı önüne servis yapma demek Beyoğlu’nu terk et demek değilse nedir?” diye sorarak, “Müşterilerin oturduğu masa sandalyeyi kamyona yükleyip götürerek kime karşı neyin mücadelesi verilmektedir. Beyoğlu’nda yüzbinlerce insana istihdam sağlayan, onlarca tür vergi veren esnaf, geçimini sağladığı hayattaki yegane varlığı dükkanını korumak için nasıl bir yol izlemeli, kime güvenmelidir” dedi. Yapılan uygulamanın nedenini bilmediklerini anlatan Konar, “Medyaya göre ramazanın yaklaşmakta olduğu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Beyoğlu’nda bir sokaktan geçemeyişi gibi olasılıkların hiçbiri bizim için önemli değildir. Önemli olan Beyoğlu’dur. Somut talebimiz, cuma akşamına kadar belediye yetkilileri ile görüşme yapabilmek ve müspet bir sonuç almaktır. Aksi durumda eylemlerime devam edeceğiz” diye konuştu.


Eyleme destek veren CHP Genel Başkanı Gürsel Tekin, Beyoğlu’nun sadece turistlere ait olmadığını belirterek, “Beyoğlu tüm İstanbulluların sosyal hayatlarını geçirdikleri bir alandır. Bu yasak tüm yurttaşları cezalandırıyor” dedi. Belediyenin esnaftan işgaliye parası aldığını ifade eden Tekin, “Buradan belediye yetkililerine soruyorum. ‘Masaları kaldıracaksanız, bu paraları neden aldınız?’ Avrupa Kültür Başkenti’nde böyle bir uygulama kabul edilemez” diye konuştu.


Açıklamaların ardından bir grup esnaf Beyoğlu Belediyesi protesto ederek, belediye binası önüne temsili olarak, masa, sandalye ve dükkan anahtarları bıraktı.






Cumhuriyet




*
Devamını Oku ►

Yine Eti Gümüş, Yine Felaket!


Yine Eti Gümüş, Yine Felaket!


Kütahya'da işçilerde ağır metal kirliliği tespit edildi



Daha önce siyanür havuzu setlerinin çökmesi ile yarattığı felaket ile gündeme gelen Eti Gümüş A.Ş.'de şimdi de 97 çalışanda sınır değerin üzerinde ağır metal kirliliğine rastlandı.


Kütahya'da faaliyet gösteren Eti Gümüş A.Ş'de çalışan 97 işçide şirket tarafından yaptırılan rutin kontrolde sınır değerin üzerinde ağır metal kirliliğine rastlandığı için, işçilerin Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi'ne sevk edildiği bildirildi.


Konuyla ilgili açıklama yapan şirket yetkilisini sözleri ise şaşkınlık yarattı: "Bu olay, kesinlikle bizim burada gümüş madeni çıkarıp işlememizle alakalı değildir. Ağır metal ve arsenik bulguları, yiyecek ve içeceklerle insan vücuduna geçer. Zaten çok az bir miktar siyanür içen kişinin yaşaması mümkün değildir. Bunun siyanürden kaynaklanmadığını biliyoruz. O yüzden işletmemizdeki üretimle ilgisi yoktur."


Sınır değerin üzerinde arsenik tespiti
Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Dr. Hınç Yılmaz, laboratuvar sonuçlarında Eti Gümüş A.Ş.'de çalışan işçilerden 97'sinde sınır değerinin üzerinde arsenik tespit edildiğini belirtti.


Alınan bu sonuçlar üzerine, işçilerin Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi'ne sevk edildiğini ifade eden Yılmaz, işçilerin 52'sinin fizik kontrollerinin tamamlandığını ve fiziki kontrollerde herhangi bir olumsuzluğa rastlanmadığını dile getirdi.


"Laboratuvar sonuçları bekleniyor"
Hastane Başhekimi Yılmaz, işçilerin laboratuvar sonuçlarının halen beklendiğini, herhangi bir olumsuzlukla karşılaşılması durumunda gerekli müdahalenin yapılacağını belirtti.


"Konuyla ilgili Sağlık Bakanlığı oluşturulan Bilim Kurulu'nu bölgeye gönderdi. Bu Bilim Kurulu, siyanür riskinin olmadığını ancak bunun yan etkileriyle oluşabilecek bir ağır metal maruziyeti var mı diye çalışmalarını sürdürüyor."


Başhekim Yılmaz'ın Türkiye'de 2002 yılından bu yana kayıtlı işçi sayısının yaklaşık iki kat arttığına işaret ederek, risk grubundaki mesleklere ilişkin hastalıkların da bu doğrultuda artış göstereceğini söyleyerek olayı "doğal" olarak sunması ise dikkat çekti.


Şirket yetkilisinden tuhaf açıklama
Eti Gümüş A.Ş.'den de konuya ilişkin bir açıklama geldi. Genel Müdürü Ergun Kılıç "Bu olay, kesinlikle bizim burada gümüş madeni çıkarıp işlememizle alakalı değildir. Ağır metal ve arsenik bulguları, yiyecek ve içeceklerle insan vücuduna geçer. Zaten çok az bir miktar siyanür içen kişinin yaşaması mümkün değildir. Bunun siyanürden kaynaklanmadığını biliyoruz. O yüzden işletmemizdeki üretimle ilgisi yoktur. Geçtiğimiz günlerde işçilerimizle ilgili, İl Sağlık Müdürlüğü ekiplerince sağlık muayeneleri yapıldı. Bu rapor elimize ulaşınca kamuoyu ile paylaşacağız" dedi.


Genel Müdür Kılıç'ın işçilerde sınır değerlerinin üzerinde arsenik tespit edilmesinin, altın çıkarma ve üretme işlemi ile ilgisinin olmadığını belirten bu sözleri şaşkınlık yarattı. Genel Müdür'ün bu sözleri, sicili zaten kabarık olan şirketi ikinci bir skandalın patlak vermesinden korumaya çalışması olarak değerlendiriliyor.


ÇMO talep etmişti
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Başkanı Murat Taşdemir ise Eti Gümüş A.Ş'nin Kütahya'daki maden işletmesinde çalışan 800 işçinin sağlık taramasından geçirilmesini talep ettiklerini hatırlattı. Bu doğrultuda, 3 gün önce 16.00-24.00 vardiyasında 137 işçiye sağlık taraması kapsamında kan ve idrar tahlili yapıldığını belirtti.


Bunların 97'sinin kanında ve idrarında sınır değerlerin çok üzerinde ağır metal kirliliği görüldüğünü söyleyen Taşdemir, "Bu işçilerin kanında ve idrarında kurşun, arsenik, kadmiyum ve civa bulundu. Eti Gümüş A.Ş. tarafından bu hastaların ellerine kağıt tutuşturuldu, bu kağıtta 'kanınızda ve idrarınızda yüksek miktarda ağır metal bulundu, ileri tetkikler için Ankara Keçiören Meslek Hastalıkları Hastanesi'ne başvurmanız gerekmektedir' yazıyordu. Bu işçiler, hasta halleriyle tek başına hastaneye gönderildi. Burada çok ağır bir ihmal var. Tesisteki diğer 663 işçiye herhangi bir sağlık taraması yapılmıyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğünü göreve davet ediyoruz" dedi.


ÇMO Başkanı Taşdemir hastanenin kapasitesinin yetersiz olduğuna işaret ederek konuya Cumhuriyet Savcısı'nın el koyması gerektiğini belirtti:


"Hastaneye başvuran 50 kişiye tahlil yapıldı, bunların yatışları yapıldı. Şu anda 47 işçi hastanenin dışında bekliyor. Şu anda Ankara'da yapılan tahlillerin sonuçları henüz açıklanmadı. Eti Gümüş A.Ş'deki siyanür kazası ve ihmallerle ilgili Cumhuriyet Savcısı'nın duruma el koymasını istiyoruz. Çok endişeliyiz."


ÇMO'nun bu tespitleri, Eti Gümüş A.Ş.'de yeni bir felaketin kapıda olduğunu gösteriyor. Bu felaketten etkilenenler ise doğrudan madende çalışan işçiler.



soL-Haber Merkezi


*

Devamını Oku ►

Türk düşmanı, Türklük düşmanı örtülüler ve kara çarşaflılar !


Aman Atatürk olmasın!



Emin Çölaşan

Sevgili okuyucularım, bildiğiniz gibi at yarışları kumardır. Yarışlar şimdi Türkiye’nin dört bir yanında yapılıyor ve gidenlerin yüzde 95'i şans deniyor! Parayı bastırmak için ille de hipodromlara gitmeye gerek yok. Ülkemizin her yerinde binlerce ganyan bayii var. Oralara gidip kumarınızı oynuyorsunuz. Atlar koşuyor, birileri kazanıyor, çoğunluk kaybediyor.

Ben hayatım boyunca at yarışına gitmedim. Ama meraklılarından hep duyarım, yarışlarda şike olduğunu, at sahipleri ile jokeylerin kendi aralarında anlaştıklarını, şikenin sadece çok büyük ödül verilen Gazi Koşusu’nda olmadığını söylerler. Doğru mudur, yanlış mıdır bilemem!


Gazi Koşusu, Atatürk adına yılda bir kez yapılan en büyük ve önemli yarış. Bu olay 1927 yılında Atatürk tarafından başlatıldı. Koşuya sadece üç yaşındaki en seçkin İngiliz atları sadece bir kez katılabiliyor. Her atçının ve jokeyin en büyük amacı ve hülyası bu yansı bir kez olsun kazanıp o onura sahip olabilmek.


Gazi Koşusu’na her zaman dönemin cumhurbaşkanları gider, kazanan atın sahibi ile jokeyi, bu görkemli kupa ile birlikte para ödülünü cumhurbaşkanının elinden alır. Gelenek böyledir.
Son Gazi koşusu bir ay önce yapıldı.


Çankaya’da oturan AKP’li herhalde çok meşguldü ki, bu yarışı onurlandırmadı!


Geçerli bir mazereti olduğunu varsayalım. O takdirde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri’nin gelip kupayı vermesi gerekirdi. Fakat o da yoktu!


Peki kim verdi kupayı, törene kim katıldı?

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı.


Çankaya’daki AKP’li kendi gitmediği gibi, oranın ikinci adamı olan genel sekreterini bile göndermemişti.


Acaba Atatürk adına düzenlenen bir koşuya bile tavır mı koyuyordu!


• • •


Geçtiğimiz pazar günü ise İstanbul’da Başbakanlık Koşusu yapıldı… Ve hiçbir fırsatı, kameralar önündeki hiçbir şirinlik gösterisini kaçırmayan Tayyip bu yarışa gitti, kazanan atın sahibine ve jokeyine kupasını verdi.


Şimdi bu olanları izleyince benim aklım kanştı!


Desem ki “Abdullah, at yarışı kumar olduğu için Gazi koşusuna gitmedi…”


Bu olmaz! Eğer işin içinde kumar varsa, o takdirde ikiz kardeşlerden Tayyip’in de gitmemesi gerekmez miydi!


Bu durumda aklıma başka bir şey gelmedi ve şöyle düşündüm:
“Çankaya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün makamında oturmakta olan bu AKP’li, Gazi Koşusu’na, yarışın adı Atatürk’le bağlantılı olduğu için gitmedi.”


Eğer başka bir izahı varsa açıklama göndersin, burada aynen yazayım.


Olur da hastalanmıştı!.. Olur da o gün başka işleri çıkmıştı!.. Ne bileyim, belki Kayseri’ye mantı yemeye gitmişti!..


Ama o zaman törene niçin genel sekreterini değil de, genel sekreter yardımcısını gönderdiğini açıklamakla yükümlüdür. Onu sorarız.


Bir şey daha eklemek isterim. Gazi Koşusu’nun tarihi bir yıl öncesinden bellidir. Dolayısıyla Çankaya protokolü bu işin takvimini önceden belirler.


Şimdi belki bazı okuyuculanmın aklına bir şey gelecek ve diyecekler ki “Yaaa kardeşim, gitmediyse gitmedi, ne var yani bunda!”


Şu var:
Atatürk’ün ismi bu iktidar döneminde sistemli bir biçimde gündemden düşürülmeye, yok edilmeye çalışılıyor.


Bunlar bilinçli ve dikkatle planlanmış çabalar.


• • •


Şimdi size bir örnek daha vereceğim ve bu çabalann nasıl yoğunlaştığını bir kez daha vurgulayacağım.


Biliyorsunuz, ilköğretim okullarımızda öğrenciler belli günlerde andiçer.
“Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan bu andın sözleri “Ne mutlu Türküm, diyene” diye biter.


İki gün önce İstanbul’da bir gösteri yapıldı. Bunlann merkezi olan Fatih’te sıkmabaşlann, yüzlerini peçe ile gizleyen kara çarşaflılann katıldığı bu gösteride açılan pankartlar şöyleydi:

“Kemalist şoven ant dayatmasına son.” “Niçin okula başörtümle gidemiyorum?” “Irkçı andı reddediyoruz.” “Neden inanmadığım değerler üzerine andiçeyim.”
“Andımız başörtümüzdür.”
Yürüyüşte atılan sloganlar daha sonra şekil değiştirdi:
“Ana dilde (Kürtçe) eğitim.”
“Andımız İslam’a uygun olmalıdır.”

Yürüyüş sırasında eline mikrofon verilerek konuşturulan ilköğretim beşinci sınıf öğrencisi bir kız çocuğu haykırıyordu:

“İnançlarıma aykırı olduğu halde bu andı okumak zorunda kalmam, bana yapılan bir zulümdür.”
“Ben neden ne mutlu Türküm diyene demek zorunda kalayım.”
Yürüyüşü düzenleyen iki İslamcı kuruluştu:
Mazlum-Der ve Özgür-Der!

Peki bunlar olurken ortalıkta polis falan var mıydı? Polis onları coplayıp dağıttı mı, üzerlerine biber gazı sıktı mı?


Yok efendim, yok!.. Çünkü onlar iktidarın sesini ve fikirlerini temsil ediyordu.

• • •

“Ne mutlu Türküm diyene”, Atatürk’ün ünlü sözüdür. İslamcı yobazların ve Kürtçülerin iddia ettiğinin tersine, asla ırkçılık içermez. Eğer Atatürk “Ne mutlu Türk olana” demiş olsaydı, o zaman bu iddia doğru olurdu.

Şimdi burada, Çankaya’da Atatürk’ün makamında oturmakta olan şahsın geçmişteki bazı sözlerine bir kez daha kulak vermek gerekiyor. Belli ki, onun kafasında aynı “Ne mutlu Türküm diyene” takıntısı var. Hem de geçmişten beri var.


İşte size somut örneği! Bay Abdullah Gül, geçmişte kürsüde nutuk atıyor:

Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve ister istemez aksini de bazı insanların (Kürtçülerin ve şeriatçıların) aklına getirmiştir. Mesela bunları açık söylemek zorundayım. ‘Ne mutlu Türküm’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL bir hale dönmüştür…

Şu kafa yapısına bakar mısınız!


Şimdi Çankaya’da “Devletin başı” kimliği ile ikamet buyurmakta olan şahsın geçmişteki sözleri bunlar… Ve aynen böyle. Ötesini bir başka zaman yazarım.


İsterse Çankaya’da emrindeki personeline emir verip bu yazdıklarımı yalanlayabilir. Bana bir açıklama gönderip “Ben böyle demedim” diyebilir. Ben de o zaman belgesini çıkarıp yazdıklarımı sizlerin huzurunuzda kanıtlamak zorunda kalırım.


Evet, Atatürk’ün bu sözlerini ilkellik olarak tanımlayan şahıs, bu kafa, şimdi Çankaya’da!

İnanılır gibi değil.


Ne gariptir, ne ilginçtir ve ne acıdır!..


Aynı doğrultudaki sözleri şimdi İstanbul Fatih’te sokaklara dökülen Türk düşmanı, Türklük düşmanı örtülüler ve kara çarşaflılar haykırıyor.


Onlar haykırıyor, AKP iktidarı zevkle seyrederken ellerini ovuşturuyor.


Bugüne kadar yaptığı binlerce konuşmada ağzına “Türk milleti” sözcüğünü alamayan Tayyip, bu konuda acaba ne düşünüyor!..


Şimdi siz gelin de Çankaya’daki AKP’linin Gazi koşusuna gitmesini, adını Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten alan bu ödülü vermesini bekleyin.


Tövbe tövbe!



SÖZCÜ


Devamını Oku ►

İsmet Paşa'nın adını anamıyorlar!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve TBMM Başbakanı Cemil Çiçek, Lozan Barış Antlaşması'nın 88'inci yıldönümü nedeniyle yayınladıkları mesajlarında, anlaşma görüşmelerini yürüten 2'inci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'yü, 'Kıymetli devlet adamı' olarak andı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ise mesajında, İsmet İnönü'ye yer vermemesi dikkat çekti. Erdoğan, seçim sürecinde de İsmet İnönü üzerinden CHP'ye yüklenmişti.



Seçim sürecinde de İsmet İnönü üzerinden CHP'ye yüklenmişti.



İsmet Paşa'nın adını anmadı




Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasınınn 88. yıldönümü nedeniyle yayımladığı mesajında, şunları kaydetti:


“Kurtuluş Savaşı boyunca bağımsızlığı ve onuru için tarihte eşi görülmemiş bir kahramanlık göstererek, kendinden çok daha üstün şartlara sahip işgalci devletlere karşı cansiparane bir mücadele sergileyen Türk halkı, Lozan Antlaşması ile aynı devletlere bu defa dostluk elini uzatmış, barışı uluslararası ilişkilerin temel gayesi gören özgür ve medeni fıtratını en çarpıcı şekilde bir kere daha ortaya koymuştur. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından bu yana geçen 88 yılda ülkemiz muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma ülküsü doğrultusunda çok büyük mesafe katetmiştir. Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. yıl dönümüne gelindiğinde, Türkiye’nin, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel kıstaslara göre dünyanın rekabet kapasitesi en yüksek ilk on gücü arasındaki hak ettiği yeri alacağından şüphe duymuyorum. Bu düşüncelerle, Lozan Antlaşması'nın imzalanmasının 88. yıl dönümünü yürekten kutluyor, Aziz Atatürk’ü, dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini, Lozan görüşmelerini yürüten İkinci Cumhurbaşkanımız, kıymetli devlet adamı İsmet İnönü’yü ve başkanlığındaki heyetin değerli üyelerini saygı ve rahmetle anıyorum”


TBMM Başkanı Cemil Çiçek de mesajında, “Cumhuriyetimizin kurucu belgeleri arasında yer alan Lozan Barış antlaşması ile ülkemizin bağımsızlığı toprak bütünlüğü eşit ve egemen ülke statüsü tüm dünyaca tanınmıştır. Ülkemiz bugün, barışçıl ve yapıcı politikalarıyla da bölgesinde ve dünyada barış ve istikrarın güvencesi haline gelmiştir. Bu duygu ve düşüncelerle Lozan Antlaşması’nın 88. yıldönümünde milli mücadelemizin önderi Aziz Atatürk başta olmak üzere, görüşmeleri yürüten heyetin başkanı büyük devlet adamı İsmet İnönü’yü, delegasyonu ve TBMM üyelerini saygı ve rahmetle anıyorum” dedi.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise, Cumhuriyetin elde ettiği kazanımların, hiçbir kesintiye uğramadan, her geçen gün artarak devam edeceğine inandığını bildirdi.


Erdoğan, “Lozan Barış Antlaşması’nın yıl dönümünü kutluyor, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere anlaşmanın mimarı olan devlet adamlarımızı rahmetle ve şükranla anıyorum” diyerek, İsmet İnönü’den hiç söz etmedi. Erdoğan, seçim sürecinde İsmet İnönü döneminde camilerin ahır yapıldığı, ezanın Türkçeleştirildiği eleştirildiğini getirmiş, İnönü’yü Hitler’e benzetmişti



Cumhuriyet



*

Devamını Oku ►

CHP ve onun içindeki PKK'lı ağzı laflar!


DEMOKRATİK ÖZERKLİK




Suay Karaman


14 Temmuz 2011 tarihinde Silvan’da 13 askerimiz pusuya düşürülüp şehit olduğu sırada, Diyarbakır’da terör örgütü destekli Demokratik Toplum Kongresi adıyla toplanan BDP milletvekilleri demokratik özerkliği ilan etmişti. Türkiye’den kopma senaryolarının başlangıcı olan bu girişim tesadüf değil, Türkiye’de iç savaş başlatmak isteyenlerin planlı bir eylemiydi. Bu özerklik, alternatif bir devlet oluşumudur.

BDP’li milletvekili Emine Ayna, PKK terör örgütünün televizyonuna çıkarak; “özerkliği ilan ettik. Bunun anlamı; ben senden artık talep etmiyorum, ben yapıyorum, sana düşen beni tanımaktır” dedi. Yani özerklik ilanını iyice perçinledi... ABD’nin desteğiyle ilan edilen bu özerkliğin başlıca üç temel niteliği bulunmaktadır: Öz savunma hakkını kullanmak. Birleşmiş Milletlerin İkiz Sözleşmelerini (Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ile Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi) dayanak kabul etmek. Uluslararası toplumun özerklik ilanını tanıması için girişimde bulunmak.

Silvan’da yapılan alçak saldırı sadece 13 askerimize değil, tüm ulusumuza karşı yapılmıştır. Ardından ilan edilen demokratik özerklik ise, emperyalist güçlerin desteğiyle ülkemizin bölünmesi için ve cumhuriyetimizin yok edilmesi için düzenlenen planların parçasıdır. Böylece Büyük Ortadoğu Projesi’nin önemli bir aşamasına daha geçilmiştir. Demokratik özerklik ilanında, uluslararası topluma yapılan çağrı, kısa bir süre sonra, olası bir müdahalenin gerekçesini oluşturmaya yöneliktir. Bu uykudan uyanamamamız durumunda, karanlık ve bölünmüş günlerin bizi beklediği çok açıktır. Böylece 91 yıl sonra yeniden Sevr gerçekleşmiş olacaktır.

Siyasi iktidarın olumsuz gelişmelere yol açan ABD malı ve içeriği tam olarak anlaşılamayan açılım politikası sonucunda, PKK terör örgütü, terör örgütünün İmralı’daki başı ve örgütün siyasal ayağı BDP cesaretlendirilmiştir. Öyle ki terör örgütünün İmralı’daki başı kişisel, örgütsel ve siyasal amaçlarını gerçekleştirmek için siyasi iktidarla görüşmeler yapıp, koşullar öne sürmektedir. AKP Diyarbakır Milletvekili, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, meşru talep olarak nitelediği demokratik özerkliğin Meclis’te görüşülmesini istemiştir. Bilerek ya da bilmeyerek uygulanan yanlış politikalarla, demokratik özerklik adı altında yapılan isyan sonucunda, bölünme senaryoları gündeme getirilmiştir.

Silvan’da 13 askerin şehit olmasının ardından, Habur’dan giriş yapan teröristlerin avukatı, Diyarbakır Barosu eski Başkanı ama İstanbul Milletvekili CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun yaptığı açıklamalar ve Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan röportajındaki, “Sınır ötesi operasyon ne gerçekçi, ne gerekli” sözleri parti tabanında sert eleştirilere neden oldu.

Sezgin Tanrıkulu’nun 13 askerin şehit olduğu terör olayı sonrasında yaptığı teröristlerle, güvenlik güçlerini aynı kefeye koyduğu “Kamuoyuna çağrı” başlıklı açıklaması, CHP Genel Merkezi tarafından geri çekildi. Tanrıkulu geri çekilen açıklamasında özetle şu görüşlere yer vermişti: “Yakıp yıkmak ve öldürmekle, çeyrek yüzyılı aşkın zaman geçirdik ve bunun çözüm olmadığını gördük. Olsaydı, bugün 50 bine vardığı belgelenen can kaybı yaşanmazdı. Bir 30 yıl daha böyle geçebilir. Bu 50 bin kişi aramızda olsaydı, bugün Türkiye çok farklı bir yerde olabilirdi. Gençlerimizi, geleceğimizi yitirdik, yitirmekteyiz… Anayasa süreci de bize çözümün temelini atmak, hem de sağlam atmak için altın bir fırsat sunuyor. Barışa, ancak yaşamı, insanı, hayatı yücelterek ulaşabiliriz, onu hak edebiliriz.”

2010 yılının son gününde NTV televizyonuna konuşan Tanrıkulu şunları söylemişti: “İki dilli hayat ve demokratik özerkliği tartışmaktan yanayız. Bu görüşler toplumun bir kesimini şoke edebilir, ama unutulmaması gereken bir konu var ki; ifade özgürlüğü şoke edici sarsıcı fikirler içindir.

21 Kasım 1997 tarihinde Robert Francis Kennedy Vakfı tarafından Robert Kennedy anısına düzenlenen İnsan Hakları Ödülüne Türkiye’den iki avukat uygun bulunmuştu ve bunlardan biri Sezgin Tanrıkulu idi. Üç yüzden fazla konuğun ve PKK terör örgütünün temsilcilerinin katıldığı ödül töreninde Edward Kennedy, Sezgin Tanrıkulu’nun insan hakları savunucusu, masum bir avukat olduğunu söyleyerek, “bu masum insan DEP’lileri ve halkı savunduğu için hapis yattı” diye tanıttı.

Tören sırasında Sezgin Tanrıkulu, elindeki yazılı metni okuyarak, Türk askerinin sistemli bir şekilde Doğu’daki köyleri yok ettiğini, sivil halkı öldürdüğünü, işkence uyguladığını ileri sürdü ve “Türkiye’nin, Kürdistan diye bilinen, Güneydoğu’sunda savaş var. Son 10 yılda, 26 bin kişi öldürüldü. Bunların üç bini siyasi suikast sonucu öldürüldü. Savaş bölgesinde avukatlık yapan birisi olarak ne çektiğimi bilemezsiniz” dedi ve ödülünü aldı. 1999 yılında Türkiye’ye gelen ABD Başkanı Bill Clinton, resmi temasların dışında altı kişi ile görüştü. Bunlardan biri de Sezgin Tanrıkulu idi.

En önemli ilkeleri tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı olan CHP’nin, Tanrıkulu gibi yöneticilerle, hem kendi tarihini, hem de ülkemizin geleceğini dinamitlediğini çok iyi bir şekilde görmek gerekmektedir. Olayları PKK terör örgütü ve BDP ağzından yorumlayanlar, CHP’de truva atı olarak görev yapmaktadırlar. Bu truva atlarını CHP’ye alarak milletvekili yapanlar ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı kabul edeceklerini bildirenler tarihe karşı sorumluluktan kaçamayacaklardır. Emperyalizme maşa olarak kullanılanlara ve ulusallığın bitirilmesinin önünü açanlara, yurtsever CHP tabanı gerekli tepkileri vermekte geç kalmamalıdır.




İlk Kurşun



*
Devamını Oku ►

Nasıl ileri demokrasidir ki bu, yeryüzünde bir tek örneği yoktur.



“HEP BANA, RAB BANA” DEMOKRASİSİ…




Ali Eralp


Türkiye’de bugün Orman yasaları yürürlüktedir. Hem de yabanıl orman yasaları.


Türkiye cangıl ormanına dönüşmüştür. Gücü yeten gücü yetene. Sömüren sömürene. Çalan çalana. Çırpan çırpana. Altta kalanın canı çıkıyor…


Türkiye’de bugün yürürlükte olan “Hep bana, Rab bana demokrasisidir.” Öç alma hukukudur.


Köşe başlarını tutan, varlıklı, bileği güçlü, iktidar destekli bazı kimseler istediğini alıyor, istediğini satıyor, dilediğini gerçekleştiriyor. “Devlet malı deniz, yemeyen domuz” misali su akarken testisini doldurmaya çalışıyor. Çoluğuna, çocuğuna, torununa, yedi sülalesine yetecek servet ediniyor.


“Deniz Feneri”nde olduğu gibi, deliller karartıldıktan, yok edildikten üç yıl sonra da dava açılıyor.


Yüzlerce dokunulmazlık dosyası raflarda bekliyor. Soran yok. Oysa uygar ülkelerde kimse dokunulmazlık zırhına bürünüp suç işleyemez. Suç işleyen yargıda hesabını verir. Parlamenterlere dokunulmazlık, suç işlemek için değil, milletin hakkını özgürce, korkusuzca savunması için verilir… Parlamenterin dokunulmazlığı “kürsü dokunulmazlığıdır, suç işleme dokunulmazlığı değildir.


ÖSYM başkanı için, YÖK Başkanı, “Ben olsam istifa ederdim, iyi bir yönetici değil” diyor. Ama hâlâ Ali Demir adalet önüne çıkarılmıyor, çıkarılamıyor.


Anayasa mahkemesinin türban yasağı kararı ortada dururken sınavlara türbanlı öğrenciler alınıyor. Türbanlıları almayan öğretim görevlileri hakkında işlem yapılacağı söyleniyor. Mahkeme kararına karşın öğretim görevlilerini tehdit etmek suçtur. Anayasa suçu işlenmektedir.


“Ömer Dinçer’in İntihal-aşırma” cezası YÖK tarafından silinmiştir. Bu suçtur. Ama ne savcılar, ne yargıçlar her hangi bir işlem yapmamaktadırlar. Yapamamaktadırlar. Sürülme, görevinden alınma korkusu içersindedirler.


Sözün özeti bugün Türkiye’de hukuk evrensel olma özelliğini yitirmiş, siyasallaşmıştır.


Bu yanlış, yasa dışı uygulamalara kim baş kaldırıyorsa, kim Türkiye’nin bağımsızlığından, Atatürk devrimlerinden, haktan, adaletten yana tavır alıyorsa, kim iktidara muhalefet ediyorsa, hemen taraf basınıyla, yalakalarıyla birlikte “Sivil Darbe Karargâhı” kolları sıvıyor, harekete geçiyor, onları “Ergenekonculukla”, “balyozculukla” suçlayıp, hedef tahtasına yatırıyor. Radikal gazetesinin İLK KURŞUN’u ihbar etmesi gibi… Ondan sonra gelsin gizli, yalancı tanıklar, mektuplar, CD’ler, ıslak imzalar… Gelsin tutuklamalar, gözaltılar…


Bu demokrasi öyle ucube bir demokrasidir ki, bu demokraside ümmetçiliği, kulluğu savunabilirsin. Ortaçağı, etnik yapılanmayı, terörü, terör örgütünü, katilleri, savunabilirsin. Ama asla ulusu, vatanı, özgür vatandaşı, vatanın “tam bağımsızlığını”, vatan savunmasında canlarını yitiren şehitleri, çağdaşlığı, çağdaş yaşamı, uygarlığı, savunamazsın.


Bu demokraside herkesin ülkeyi bölme, parçalama, Türk-Kürt Federatif devleti için çalışma, APO ile kapalı kapılar arkasında anlaşma, uzlaşma hakkı vardır. ABD’ci, AB’ci, tarikatçı, tekkeci, bölücü, terörist olabilirsin ama asla Türkiye’den yana olamazsın. Türk bayrağı taşıyamazsın. “Türküm” diyemezsin.


Bu demokraside, komşumuz Irak’ta Müslüman kardeşlerimize işkence yapan, kadınların ırzına geçen Amerikan Coni’lerinin başarısı için dua edebilirsin ama asla Türk ordusunu, Türk askerini övemezsin. Türk subayına, generaline arka çıkamazsın. Çıkarsan darbeci olursun, Ergenekoncu olursun. Özgürlüğünü elinden alırlar. Sana dünyayı zindan ederler.


Bu demokraside PKK militanı, Türk bayrağını ayakları altına alıp çiğneyebilir, Bebek katili Apo’nun posterlerini açabilir, Türk polisine tokat atabilir, taş atabilir, otobüs, otomobil yakabilir ama sen asla bunları protesto edemezsin.


Hakkını, hukukunu arayamazsın. Ararsan coplu, kalkanlı polisler çıkar karşına. Biber gazını gözünün içine içine sıkarlar. Biber gibi yanar gözlerin. Biber gazıyla da hakkından gelemezlerse, seni yerlerde sürüklerler…


Köşe yazarıysan, köşeni alırlar elinden. Daha basılmadan kitaplarını toplarlar. İş adamıysan peşine vergi memurlarını, sigortacıları takarlar. Milyarlara varan cezalar keserler.


İşçiysen, işinden olursun.


Yargıçsan, savcıysan başka illere sürülürsün. Ya da seni daha düşük makamlara atarlar. Beğenmedikleri işler yapıyorsan, örneğin, cemaatler hakkında soruşturma açıyorsan ya da serbest bırakılmasını istemedikleri adamları tahliye ediyorsan ya da tahliyesini istiyorsan yerini değiştirirler.


Nasıl ileri demokrasidir ki bu, yeryüzünde bir tek örneği yoktur.


Örneği yoktur, çünkü bu, “Hep bana, Rab bana” demokrasisidir.


Örneği yoktur, çünkü bu demokraside muhalefet de yoktur. Eleştiri, hak arama yoktur. Hele hele grev, boykot, yürüyüş hiç yoktur. Peki, ne vardır?


Biat vardır. Kulluk, kölelik vardır. İtaat vardır. Yalakalık vardır. Öç alma hukuku vardır.


Başbakanı görüp de ayağa kalkmazsan, öç alma hukuku işlemeye başlar ve hapishanede alırsın soluğu. Kurmay Albay Dursun Çiçek’in eşi olursan, öç alma hukuku işlemeye başlar ve eşinle bir daha hiç görüşmemen için seni binlerce kilometre öteye, Ardahan’a sürerler.


Yanına gelen AKP’lilerin isteğini, emirlerini yerine getirmezsen, emniyet müdürü de olsan, seni, “çıkar amaçlı silahlı suç örgütü kurmaktan” gözaltına alırlar…


Ama onların yasalarına uyarsan, bir elin yağda, bir elin balda sultanlar gibi yaşarsın. Hayatın tadını çıkarırsın.


Uymazsan, ölümlerden ölüm, sürgünlerden sürgün beğenmelisin.


Kırk katır mı, kırk satır mı?


Bu düzenin adına da “ileri demokrasi” diyorlar.


İsmet İnönü’nün deyişiyle yanıtlayalım: “HADİ CANIM SEN DE…”


Güldürmeyin adamı…




*
Devamını Oku ►

AKP'de usulsüzlük biter mi?

Anayasa Mahkemesi, AKP'nin giderlerinde usulsüzlük tespit etti.



AKP'nin giderlerinde usulsüzlük tespit edildi



Anayasa Mahkemesi'nin, 2007 ve 2008 yıllarına ait AKP'nin mali denetimine ilişkin kararı Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlandı.


Anayasa Mahkemesi, AKP'nin 2007 yılı kesin hesabında gösterilen giderlerden 42 bin 156 TL ile 2008 yılı kesin hesabında gösterilen giderlerden 16 bin 979 TL'nin Siyasi Partiler Kanunu'nun gerektirdiği belgelere dayanmadığını tespit ederek, bu tutarın Hazine'ye aktarılmasına karar verdi. Toplamı 59 bin 135 TL'lik olan usulsüzlüğün tespit edildiği incelemenin ayrıntıları şöyle:


AKP, 2007 yılına ilişkin 190 milyon 372 bin 861 TL'yi genel merkez gideri olarak gösterdi.


Bunun 3 milyon 84 bin 119 TL'si 2006 yılından devreden alacak, 28 milyon 888 bin 278 TL'si 2008 yılına devreden borçlar, 280 bin 68 TL'si 2006 yılından devreden nakit mevcudu, 10 bin 50 TL'si bağış ve yardım gelirleri, 7 milyon 862 bin 108 TL'si milletvekili aday adaylığı özel aidat gelirleri, 4 bin 674 bin 830 TL'si satış gelirleri, 4 milyon 225 bin 802 TL'si malvarlığı gelirleri, 131 bin 346 TL'si sair gelirler ve 141 milyon 216 bin 258TL'si devletçe yapılan yardımlardan oluştu. AKP'nin 2007 yılı il örgütleri gelirleri ise 67 milyon 158 bin 661 TL olarak gösterildi.


Faturaların gecikme bedelleri gider sayılamaz


Telefon ve internet fatura tutarlarının gecikme bedellerinin gider olarak yazılmasının nedeni AKP'ye sorulduğunda alınan "Telefon ve internet bedellerine ait bazı faturalar son ödeme tarihinden sonra elimize geçtiği için gecikme bedelleri gider kaydedildi" cevabı Anayasa Mahkemesi üyeleri tarafından yeterli bulunmadı. Anayasa Mahkemesi, "Parti görevlilerinin yükümlülüklerini zamanında yapmamaları ve gerekli özeni göstermemeleri sonucu oluşan gecikme zamlarından parti tüzelkişiliğini sorumlu tutmak mümkün değildir. Bu ödemelerin kişisel sorumluluk kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Toplam 1 bin 147 TL tutarındaki gecikme bedelleri parti tüzelkişiliği adına ve parti amaçlarına uygun yapılmış bir harcama olarak kabul edilmemiştir" dedi. Mahkeme, AKP'nin bazı onarım giderleri, benzin ve çiçek gibi masraflarında da usulsüzlük tespit etti. Mahkeme, 2007 yılında toplam 42 bin 156 TL'lik malvarlığının, Siyasi Partiler Kanunu'nun gerektirdiği belgelere dayanmadığını tespit ederek bu tutarın Hazine'ye aktarılmasına karar verdi. Anayasa Mahkemesi, AKP'nin 2007 yılı il örgütleri giderlerinde usulsüzlük bulunmadığına dikkat çekti.

Faturalar kayboldu, yırtıldı


AKP 2008 yılına ilişkin 68 milyon 792 bin 445 TL'yi genel merkez gideri olarak gösterdi.
Bunun, 4 milyon 859 bin 44 TL'si 2007 yılından devreden alacaklar, 6 milyon 271 bin 942 TL'si 2009 yılına devreden borçlar, 1 milyon 256 bin 670 TL'si 2007 yılından devreden nakit mevcudu, 7 milyon 457 bin 26 TL'si bağış ve yardım gelirleri, 150 bin TL'si milletvekili aidat gelirleri, 617 bin 74 TL satış gelirleri, 2 milyon 42 bin 745 TL'si malvarlığı gelirleri, 452 bin 384 TL'si sair gelirler ve 45 milyon 685 bin 556 TL'si devletçe yapılan yardımlardan oluştu. Gelirlerin yasaya uygun olarak sağlandığına dikkat çeken Anayasa Mahkemesi, AKP'nin 2008 yılı il örgütleri gelirlerinin ise 46 milyon 89 bin 416 TL olduğunu belirtti.


Partinin toplam 16 bin 979 TL tutarındaki harcamalarının fatura aslı olmaksızın gider yazılmasının nedeni Anayasa Mahkemesi tarafından AKP yetkililerine soruldu. AKP yetkilileri bu duruma şöyle açıklık getirdi:


"Buna, söz konusu faturalarının asılları yırtılma, kaybolma gibi mücbir sebeplerle temin edilmesi imkansız hale gelmiştir. Faturaları düzenleyen satıcılardaki nüshalarından noter onaylı suretler çıkartılarak gider kaydedilmiştir."


Bir faturanın aslının bir yerde fotokopisinin başka bir yerde kullanılma ihtimalinin ortadan kaldırması gerektiğine dikkat çeken Anayasa Mahkemesi, bir parti adına düzenlenmiş belgenin o parti haricinde başka bir kişi veya kuruluşça kullanılmasının mümkün olmadığını belirtti. Yasal bir zorunluluk olmadıkça (motorlu araç alımlarında trafik tescilinde faturanın aslının istenmesi gibi) parti adına düzenlenmiş faturaların asıllarının gider belgesi olarak ibraz edilmesi gerektiğinin kaydedildiği incelemede, "Fatura aslı bulunmaksızın gider kaydedilen 16 bin 979 TL'nin belgeye dayandırılmış olduğu kabul edilmemiştir" denildi. AKP'nin 2008 yılı il örgütleri giderlerinde ise usulsüzlük bulunmadı.


3 Parti mali denetimden temiz çıktı


Anayasa Mahkemesi, Ayyıldız Partisi'nin 2009 yılı, Hak ve Hakikat Partisi'nin 2008 ve 2009 yılları ile Gönül Birliği Yeşiller Partisi'nin 2009 yılı giderlerinde ise usulsüzlük bulunmadığını açıkladı.



ANKA



*
Devamını Oku ►

Aman ha… Anavatan halkı zıpladı; benzin 4.20 lira…

Zıpzıp



Bekir Coşkun '

Kıbrıslı kardeşlerimizi uyarmalı; Başbakan’ı karşılarken bizimkiler gibi “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye zıpladığınızı gördüm televizyonda…

Aman ha…

Anavatan halkı zıpladı; benzin 4.20 lira…

Yine zıplama; simit bir lira, sucuk 50 lira…

Bir zıplama daha; 350 bin esnaf iflas etti… Kredi kartı ve tüketici kredisi nedeniyle icrada olanların sayısı 2.5 milyon…

*

Türk ordusu şanla Kıbrıs’a çıktığında zıplamadınız da…

*

Bilin ki zıplama bir kez başladı mı, demek ki insan duramıyor…

Anavatandakiler bir zıpladılar:

Atatürkçüler toplatıldı…

Zıpladılar:

TSK’nin komuta kademesi hapiste…

Bir zıplama daha:

Hukuk, yargı, adalet gitti…

Yetmedi de, bizimkiler “bi daha, bi daha” diye zıpladıklarında işte:

Türkiye bölünüyor…

*

Tehlikelidir ve zıplayıp da duramayanlara zıppırık denir…

Adamına ve yerine göre bireysel çeşitleri vardır:

Zıpzıp…

Zıplak…

Zıpırdak…

Zıpır…

İşte; zıplayanlar sayesinde milletvekilliğine zıplayıp da “Başbakan’a dokunmak bile ibadettir. Dokununca bize enerji veriyor” diyen arkadaş…

Başbakan trafo direği çünkü…

Belli ki zıplama uzmanı olan milletvekilini dinleyip de “ibadet yapıyorum” diye bir zıplık el atarsanız, artık neresi gelirse…

Zıppadanak cennettesiniz:

5 milyon işsiz, 14 milyon aç…

*

Zıplama yine de durmaz…

Tutkudur bir bakıma; zıpırlama…

Aynı zamanda bulaşıcı…

Ki bu yüzden zıpırlaması olan iki gemi partiliyi önceden adaya gönderdiler, bir anda Kıbrıslılar başladılar “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye zıplamaya…

Kimse durduramaz da artık…

Bu zıplamaya dayanamaz…

Batar ada…



*

Devamını Oku ►

Bu ucubenin günümüzdeki adı ise İLERİ DEMOKRASİDİR!


PAŞAM, BİZİ HİÇ AFFETMEYECEKTİR!…




Gazanfer Eryüksel '

Müslüman mahallesinde papaz külahıyla ya da kipayla dolaşmanız ve yandaş bulmanız mümkün müdür? Asla…


Bu arada aklıma gelmişken yazayım, bu “kipa” çok müşterili süper marketin adı değildir. Bu “kipa” haham takkesidir. Haham takkesi…


Bu sosyokültürel gerçeği en iyi bilenler emperyalistlerdir. Yazmışlar, çizmişler derslerine çalışmışlardır.


Bugün ısıtılıp, ısıtılıp sarhoş yemeği gibi topluma dayatılan “Ilımlı İslam Anlayışı” 1896’da ABD Kongresi’nde alınan gizli bir kararla, Osmanlı Devleti’ni bölüp parçalamak için yeni bir Haçlı Seferi yola çıkarılmıştır. Günümüzde bu düşünce gene revaçtadır. Ancak BOP veya Dinler Arası Diyalog gibi gayrı meşru doğumlarla, Haçlı’nın nüfusunda, hele, hele işbirlikçilerin de katılması ile göze görünür bir artış kaydedilmiştir.


İslami anlayışı sadece türbana indirgeyenler ise, Eşbaşkan’lığın verdiği görevle, hilâlin göz kamaştırıcı aydınlığını unutup, Davut’un altı köşeli yıldızına, Evangelistlerin Haç’ına teslim olmuşlardır.


Gel de hatırlama o sözü… Siyasette hiç bir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa, o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.” ABD Devlet Başkanı Franklin Roosevelt (1882-1945)


Bu gizli karar gereği Osmanlı Devleti bölünecek, denizden denize Ermenistan ve Büyük Kürdistan kurulacaktır. İstanbul’a ABD’li vali, diğer illere ABD’nin onayıyla Avrupalı “iyi Hıristiyanlar”(!) atanacaktır.


Haçlı seferinin çanına ot tıkayan ise Çanakkale savunmasıyla başlayan tarihi süreçtir. Balkan yenilgisinden sonra ellerini kollarını sallayarak İstanbul’u işgal edip, Çarlık Rusya’sına yardıma gideceğini zanneden dönemin en büyük armadası çakılıp kalmıştır Çanakkale önlerinde…


Anadolu’da çeliğe çifte su verilmektedir. Çifte su verilen çelik süngü kılıç olmakta ve bunları kavrayan kollara demirden bir irade ile “Ya İstiklal- Ya Ölüm” şiarı aşılanmaktadır. Komutan ise Mustafa Kemal’dir.


Mustafa Kemal önderliğinde Türk Devrimi emperyalist işgale karşı Bağımsız Savaşı vererek kanla, irfanla kurulmuştur Türkiye Cumhuriyeti.


Yıl 1930… Almanya… Kurt Zeim “Emperyalizm” adlı kitabında şunları yazmıştır. “Kemalizm, emperyalizmin en büyük düşmanıdır. Atatürk dinsiz ve tüm Kemalistler, halka din düşmanı olarak anlatılmalıdır.”


Ne demiştik? Batılı emperyalistler yazar, çizer, dersine çalışır. Thomas’ın yaptığını Franklin bozmaz… Saksafoncu Bill’in yolunda yürüyen, turkuaz renkli takımıyla şirinlik maskesi takan Hillary ayrılmaz… Oyuncular değişir, sistem değişmez…


ABD Kongresi yukarıda değindiğimiz saptamayı yaptığında 1919’dan başlayarak Anadolu’da dönemin emperyalist elebaşı İngiltere’nin tertibiyle Din elden gidiyor…” yaftalı Kurtuluş Savaşı karşıtı, gerici ayaklanmalar çıkartılmıştır. Aznavur İsyanı, Afyon Ayaklanması, Ali Batı İsyanı, Bolu ve Düzce İsyanları, Bozkır İsyanı, Cemil Çeto İsyanı, Çerkez Ethem Ayaklanması, Koçgiri İsyanı, Konya Ayaklanması, Kuvay-ı İnzibatiye (Halifelik Ordusu), Milli Aşiret isyanı, Pontus İsyanı, Yozgat İsyanı, Zile Ayaklanması.


Gerici, bölücü, karşıdevrime hizmet eden ayaklanmalar Cumhuriyet döneminde de emperyalizmin himaye ve kışkırtmasıyla sürmüştür. Nasturi (1924), Şeyh Sait (1925), Raçkıtan ve Raman (1925), Sason (1925), Ağrı (1926), Koçuşağı (1926), Mutki (1927), İkinci Ağrı (1927), Bicar (1927), Asi Resul (1929), Tendürük (1929), Savur (1930), Zeylan (1930), Oramar (1930), Üçüncü Ağrı (1930), Pülümür (1930), Dersim (1937-1938). Ayrıca 1930’de Menemen İsyanı…


Ta ki 1938’de Mustafa Kemal Paşa Hakka yürüyene kadar… Ne gariptir ki Anadolu’daki gerici, bölücü, Cumhuriyet karşıtı ayaklanmalar 1938’den sonra aniden kesilmiştir. Bu sürecin tarihçiler tarafından derinlemesine araştırılıp incelenmesi gerekmektedir.


Bizce durumun iki sebebi vardır. a) 1939’da başlayan İkinci Paylaşım Savaşı… b) Türkiye’de “dâhili ve harici bedhahlar” anlaşıp uzlaşmışlar ve “barış çubuğu” içmişlerdir.


Kimdir bunlar?


Emperyalizm, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası 1946’dan itibaren taktik değiştirmiş ve Türkiye’de çok partili demokrasi müsameresi başlatılmıştır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da feodalizmin tasfiye edilemediği, Kemalist devrimin duraklatıldığı süreç ağır-usul tırmanmaya başlamıştır. Feodal gerici yapı, emperyalizm ile çiftleşerek Türkiye’ye egemen olmaya başlamış ve bir ucube dünyaya gelmiştir. Bu ucubenin günümüzdeki adı ise İLERİ DEMOKRASİDİR. Karşıdevrim, yaza-çize, sağlı sollu DNA’larla oynayıp, medyayla topluma narkoz vererek tırmanmaya başlamıştır.

TBMM’sindeki Doğu ve Güneydoğu vekilleri artık ağalar veya onların işaret ettiği isimlerdir. Daha sonra işaret edenler arasına şeyhler de girecektir. Orta çağın dini örgütsel yapıları olan tarikatlar, yasal engele karşın, görmezden gelinerek açık, kapalı yaygınlaştırılarak siyasetin belirleyicisi olmuşlardır.


Partiler, tarikatlardan destek alarak, onların işaret ettikleri isimleri vekil listelerine yazarak demokrasi müsameresinin muzaffer oyuncuları olarak sahne almışlardır. Bireyleşemeyen tipler bir işaretle blok oylar vermekte, sandıktan istenen isimler çıkarılmaktadır.


Çift kaymaklı ekmek kadayıfı… Yeme de yanında yat… “Çok Partili Demokrasi Müsameresi”nden “İleri Demokrasi”ye böyle geçilmiştir.


İşte size kim bunlar sorusunun cevabı…


Bir taraftan da Kemalizm halka dinsizlik, din düşmanlığı olarak gösterilerek Cumhuriyet karşıtı kadrolar beslenip yetiştirilmektedir. Bir diğer kuluçka makinesinde ise Mustafa Kemal’i ve Kemalist Devrim’i küçümseyen, onu suçlayan veya görmezden gelenler emperyalizmin karanlığında palazlandırılmaktadır. İşin açıkçası, Sol’un da DNA’sıyla oynanmaktadır.


Bu kuluçka makinelerine yabancı dilde eğitim veren okulları da eklemeliyiz. Sömürge aydını olarak yetiştirilen, kendi toplumunu küçük gören, batı karşısında aşağılık kompleksiyle ezilmiş tipler. “Halk cahildir… Bu millet adam olmaz… Ne varsa Batı’da vardır, ne diyorlarsa doğrudur…” diyen toplumdan yalıtılmış salon gevezeleri… AKM’lerde hapsolmuş muhtelif kanaat önderleri(!)


Böylece tırnak içinde sağda, solda, dincilikte seri üretimler devam etmiştir. Bir grubun beyinler, “Kemalist Devlet Yıkılacak Elbet”, “Çankaya Ezan-kaya Olacak”, “Mustafa Kemal dinsizdir, dönmedir” sloganlarıyla yıkanırken, bir taraftan da Mustafa Kemal sosyalist devrimi yapmamakla suçlanacaktır. Anadolu’daki gerici ayaklanmalarda “orantısız güç kullandığı” ileri sürülecektir. Gibiler Cumhuriyeti’nin gibileşmiş tipleri…


Bazıları da meydanı boş bulup, “Dersim’de olanlar bir insanlık suçudur” diyecektir.


Çember hızla kapatılmakta, devrimle kurulan ulus devletin parçalanması oyununda emperyalizm kendi yazılımında artık son perdeye koşar adım ilerlemektedir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın turkuaz takım elbiselerini giyerek yaptığı son ziyaret “Arkadaşı Ahmet’e” yeni talimatları verme amaçlıdır. Talimatlar “tavsiye” maskesi ile verilmiştir ve verilmeye devam edecektir.


Libya Temas Grubu toplantısı bahanesiyle Türkiye’ye gelen Hillary Clinton, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) düzenlediği “Dini Temelli Hoşgörüsüzlükle Mücadele Toplantısı”na katılmış, Heybeliada Ruhban Okulu’nun mutlaka açılması gerektiğini söylemiş, azınlıklara dini özgürlüğün yeni Anayasa’ya konulması istemiştir.


Fener papazı Bartholomeos’u da ziyaret eden Hillary Clinton, basına kapalı görüşmenin ardından metropolitlerle tanışmıştır. Buradan Aya Yorgi Kilisesi’ne geçen Hillary Clinton, mum yakıp, dua etmiştir. Herhalde Clinton Türk devletinin, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün bekası için dua etmemiştir.


Abdullah Gül ve Davutoğlu ile Huber Köşkü’nde konuşan Hillary Clinton’ın duasının diğer gelişinde iki Abdullah’tan diğeriyle görüşmek mi olduğu sorusu akıllara takılmıştır.


Hoş, Clinton‘un bu konuda dua etmesine hiç gerek yoktur. Zira tüm Abdullahlar, Recepler, Ahmetler, Ertuğrullar, Bülentler, Mehmetler Clinton Abla’ları ile görüşmek için sırada hazır ve nazır beklemektedirler. Hele şöyle el sıkışırken, otuz iki dişlerini gösteren sırıtkan resimleri Abla’cıkları tarafından tivitıra konulursa, değmeyin keyiflerine…


Malum âliniz, devrimiz yönetilerek, yönetme devridir. % 49,6 bu sistemi bir şekilde onaylamıştır.

Toplumun çok geniş bir kesimi ise medya kuşatmasında narkoz verilerek ve dolar, avro şırınga edilerek teslim alınmıştır. Doktoru, eczacısı, fındıkçısı, hayvancısı, çiftçisi, sütçüsü, KPSS ve YGS mağdurları bunca tepkiliyken, bu durum eğer seçim tercihlerine yansımıyorsa, bu davranış bozukluğu nasıl açıklanabilir?


Boşuna mı spor kulübü başkanları bile, Sn. Başbakan’ın isteği üzerine medya patronluğuna soyunmaktadır?… Narkozlu medya artık damat, enişte, burs amca olarak işlevini bitirmiş, hedef patron olarak taraftarı çok olan spor kulüplerinin başkanlarına sıra gelmiştir.


Topluma bilinç taşıması tarihi bir görev olan aydınlar(!) ise muhtelif salonlarda halkı, milleti suçlayarak gaflet ve dalaletle içinde kendilerini aklamaya çalışmaktadırlar.


Hele partilerin, sendikaların, derneklerin (Demokratik Kitle Örgütleri, STK’lar değil) yönetimleri muhtelif sızmalarla tirelenmiş, dönüştürülmüş, asli işlevlerinden uzaklaştırılmışlarsa yapılacak eylem bu yapılar içinde tabandan başlayarak milleti derin uykusundan uyandırmak, Kemalist Devrim’i yeniden inşa etmek, tam bağımsız Türkiye’nin bayrağını göndere çekmektir.


Tabandan, tepe yönetimler yükselen milli birlik mücadelesi, her türlü etnik, dini, siyasi, şahsi çelişmeler ötelenerek inşa edilirken bu yapılarda “Heyet-i Temsiliye” örneği bir eşgüdümle hareket edilmelidir.


Efendim????


“Yaz sıcağında sırası mı bunca zahmetin?” diye sormanın zamanı çoktan geçmiş, atı alan özerkliğini ilan etmiştir. Irak’ın ardından Türkiye, Suriye ve İran’ı da bölmeyi öngören projede birleşme adımları hızlandırılmış, 4 ülke bölünerek oluşacak “devlet” için tek bayrak hazırlanmaktadır.


Ege’nin, Akdeniz’in mavi sularında vakit öldürmenin sırası değildir. Milli birlik sağlamaya daha da geç kalmanın bedeli giderek artmaktadır.


Hanımefendiler, beyefendiler… Kanla, irfanla, devrimle kurulan Cumhuriyet’in insanları…


“Hatt-ı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır”


Aksi takdirde Paşam, bizi hiç affetmeyecektir.




Devamını Oku ►